Cenab-ı Hakk' ın Kudreti ve sebepler açısından Hz. Mehdî'
Mehdî'nin işi çok zordur. Zor olduğu için de zâten o görevlendirilmiştir. Kışın zorluk ve sıkıntılarına rağmen baharın gelmesi kaçınılmaz olduğu gibi şiddetli Süfyanizm döneminden sonra da bir saadet devri gelecektir. Cenab-ı Hak vaadetmişti; gerçekleşecektir.
Meseleye kudret-i İlâhiye noktasından baktığımızda, bunun hiç de zor olmadığını görürüz. Tarihte imkânsız denecek nice olaylar gerçekleşmemiş midir? Elbette Hz. Mehdînin önünü açacak, kolaylıklar ihsan edecek olan, herşeyin dizginini elinde tutan, her iyiliğe kat kat mükâfatlar veren, zerre kadar ihlaslı ameli dağlar gibi kabul eden Allah'tır. Elbette halis, muhlis bu insanları zor şartlara rağmen, hayret verici bir tarzda muvaffak edecektir.
Onu kudretine ne ağır gelebilir ki? Gün olup dört mevsimi birden yaşattığı olmuyor mu? Zamanı geldiğinde de hadiselerin seyrini öylesine değiştirir ki, herkes şaşıp kalır. Evet, "Cenab-ı Hak, bir dakika zarfında beyne's-semâ ve'l-arz (yer ve gökler arası) âlemini doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder; ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümûnesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını îcad eden Kadîr-i Zülcelâl, Mehdî ile de, âlem-i İslâmın zulümâtını dağıtabilir. Ve va'd etmiştir; va'dini elbette yapacaktır."
Demek ki Kudret-i İlâhiye noktasında mesele gâyet kolay. Sebepler dairesi ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünüldüğünde de, "Yine o kadar makûl ve vukûu lâyıktır ki, "Eğer Muhbir-i Sâdıktan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır" diye, ehl-i tefekkür hükmeder."
Bütün ümmetin, namazda günde beş defa Âl-i Muhammed (a.s.m.), yani Peygamberimizin pâk nesli için getirdikleri salavat kabul olmuştur ki, Âl-i Muhammed bütün mübarek silsilelerin başında yer almış, dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Her asrın büyük topluluklarına da o nûrânî zâtlar kumandanlık etmektedirler. Meselâ bunlardan Seyyid Ahmedi's-Sinüsî, milyonlar müride, Seyyid İdris yüzbinden fazla Müslümana kumandanlık etmektedir. Seyyid Yahya adındaki başka bir seyyid yüzbinlerin emiridir. Seyyidler kabilesinin fertleri arasında böyle zahirî kumandanların yanında Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Seyyid Ebul-Hasen-i Şâzelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî gibi mânevî kumandanlar da bulunmaktadır.
İşte bu mübarek nesil sayıca o kadar çoktur ki o kumandanların toplamı büyük bir ordu teşkil etmektedir. Eğer maddî şekle girse ve bir dayanışmayla bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyeti mukaddes bir milliyet hükmünde bir ittifak ve intibah rabıtası yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz! İşte sayıları böylesine çok o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hz. Mehdî'nin en has ordusudur.
Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve an'ane ile birbirine muttasıl (bağlı) ve en yüksek şeref ve âlî haseb ve asîl neseble mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar ve ehl-i kemâlin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemmiyeten (sayıca) milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. Mütenebbih (uyanmış) ve kalbleri îmanlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihandeğer şeref-i intisabıyla serfirazdırlar.
İşte böyle büyük bir cemaat içinde mukaddes kuvveti heyecana getirecek, uyandıracak büyük hadiselerin vücûda gelmektedir:
"Elbette o kuvvet-i azimedeki (büyük kuvvetteki) bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hz. Mehdî başına geçip, tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız."(1)
-------------------------------------
(1) Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbât, s. 425, 426.
http://www.sorularlaislamiyet.com/
15/6/2007 | Kategori: Ahir Zaman | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Âhirzamanla ilgili hadisler niçin açıkça anlaşılmamaktadır?...
Ahirzamanla alakalı hadisleri bir kısmı müteşâbihattır. Yani mânâsı açık olmayan bir kısım teşbih ve temsillerle anlatılan mecaz ifadelerden ibarettir. Derin ve geniş mânâları ihtiva etmektedirler. Onun için muhkemât (dinin kesin emirlerini ifade eden ayet ve hadisler) gibi tefsir edilmez ve mânâsı herkesce bilinmez. Ancak ilimde derinlik kazananlar tevillerini yapabilirler. Vukûundan sonra da tevilleri anlaşılır.
Sonra gaybla ilgili hadiselerin bir kısmı Peygamberimize ayrıntılarıyla, bir kısmı da kısaca bildirilmiş, Peygamberimiz de kendi içtihadına göre en uygun tarzda tasvir etmiştir.
Öte yandan Resûlullah, "Dünya öküzle balığın üzerindedir"(*) örneğinde olduğu gibi bazı hakikatleri de teşbihler ve temsillerle anlatmış, bunlar da zamanla avam tarafından hakikat telakkì edilmiştir.
Bazı hadisler sadece Müslümanları ilgilendirdiği, bazıları hilâfet merkeziyle sınırlandırıldığı halde, âlimlerce bütün dünyaya şâmil olacak tarzda değerlendirilmiştir. Zikirhânelerin kapatılacağı ve ezan ve kàmetten Allah kelimelerinin kaldırılacağını gösteren, "Bir zaman gelecek, 'Allah Allah' diyen kalmayacak'(1) rivayetinde olduğu gibi.
İşte bu ve buna benzer hususlar sebebiyledir ki, bu meselelerin içerisinden ancak ilimde derinlik kazanmış âlimler çıkabilir.
Müteşabih Hadisler
Kur'ân'ın da, hadisin de muhkemât ve müteşâbihatı vardır. Muhkemâtın mânâsı açıktır, kolayca anlaşılır; müteşâbihatın anlaşılabilmesi için ise tevile ihtiyacı vardır.
Gaybla ilgili bir kısım hadiseleri, Cenab-ı Hakkın, Resûlullaha detayları ile bildirdiğini, onun da hiçbir tasarrufa girmeden olduğu gibi naklettiğini biliyoruz. Kur'ân'ın ve hadisin muhkemâtında olduğu gibi.
Bir kısmını da kısaca bildirmiş, tafsilat ve tasvirlerini Resûlullahın içtihadına bırakmıştır. Îmanla ilgili olmayan kâinat hadiseleri ve istikballe ilgili vukûâtta olduğu gibi. Bu kısmı Peygamberimiz (a.s.m.) belâğatıyla, temsillerle, imtihan sırrına uygun tarzda açıklamış, tasvir etmiştir.(2)
Arap edebiyatında teşbih, temsil ve tasvirlere sıkça rastlandığını, Resûlullahın da, "İnsanlara akılları seviyesince konuş"(3) hakikati gereğince onların anlayacağı dilden konuştuğunu, yer yer bazı temsil ve teşbihleri kullandığını da burada kaydedelim.
Evet, Resûlullah zaman olmuş teşbih ve temsillere başvurmuştur. Meselâ birgün sohbet esnasındayken bir gürültü işitilmiş, ferman etmişlerdi: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehenneme yuvarlanan bir taşın, bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garip hadiseden beş altı dakika sonra birisi gelmiş, "Yâ Resûlallah! Yetmiş yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti"(4) demiş, Resûlullahın beliğâne kelâmının tevilini göstermişti.(5)
------------------------------
(*) Cevabı için http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2705
(1) Tirmizî, Fiten: 35; Hakim, Müstedrek, 4:494, İbni Hıbban, Sahih: 8:299.
(2) Şuâlar, s. 498.
(3) Gazalî, İhyâü Ulûmiddin (Kahire: Müessesetü’l-Halebî ve Şürekâh nşr.: 1967), 1:82.
(4) Müslim, Cennet: 31 (H. 2844); Müsned, 2:271; 3:341, 346, 360.
(5) Şuâlar, s. 498, 499.
15/6/2007 | Kategori: Ahir Zaman | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Ahirzamanla alakalı hadislerin bir kesinlik ifade etmemesi insan
Dünya bir imtihan meydanıdır. Soruların cevaplarını vermenin imtihanla ilgisi olmadığı gibi, dünya imtihan salonunda da herşeyin, zorla kabul ettirecek derecede ap açık olması beklenmemelidir. Akla kapı açılacak, irade elden alınmayacaktır. Kişi delillere bakarak gerçekleri görecek, Deccal'ı, Mehdî'yi tanıyacaktır. Peygamberlerin mûcizelerinin bile kanaat vermek için olduğunu, zorlayıcı olmadığını biliyoruz. Yıldızlarla Lâ ilâhe illallah yazma kàbilinden olsaydı o zaman herkes inanırdı.
Cenab-ı Hak, imtihan sırrı gereği bazı şeyleri bazı şeyler içerisinde gizlemiştir. Kıyametin kopma vakti dünyanın ömrü, insanın eceli kendi ömrü içinde, Kadir Gecesi Ramazanda, Cuma günü yapılan duânın kabul vaktinin Cuma gününde gizlendiği gibi.
Bunların gizli tutulmasında birçok sır ve hikmetler vardır. Meselâ ecel gizli olduğu için insan her dakika hem ecelini bekleyebilmekte, hem de yaşayabileceğini düşünerek hem dünyasına, hem de âhiretine birlikte çalışabilmektedir. Kıyametin kopması da böyledir. Her asırda Kıyametin kopabileceğini düşünen insanlar, hem âhiretlerine, hem de kopmayacağını göz önüne alarak dünyayı îmara yönelebilmektedirler.
Musibetlerin vakitlerinin belli olmamasında da birçok hikmetleri vardır. Eğer bir kişi musibetin ne zaman geleceğini bilseydi, onu beklerken o musibetten on kat daha fazla mânevî bir musibet çekerdi. Halbuki gizli olunca, insan, son âna kadar mutlu bir hayat sürebilmektedir. İşte bu hikmetleri sebebiyledir ki İslâmda gaybtan haber vermek yasaklanmıştır.
Sorumluluk ve îman hakikatleriyle ilgili olmayan gaybî hadiselerden izn-i Rabbanî ile haber verenler de yalnız gizli bir işaretle, perdeli ve kapalı haber vermekle yetinmişlerdir. Hatta Tevrat, İncil ve Zebur'da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli geldiği için o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip îman etmemişlerdir. Fakat îman ve itikadla ilgili meseleleri açıkça bildirmek ve tekrar etmek, teklif ve imtihan sırrının gereği olduğu için Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşanı (a.s.m.) istikballe ilgili olayları kısaca, âhiretle ilgili hadiseleri ise tafsilâtıyla haber vermişlerdir.(1)
Deccal, Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdemle birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhirzamanın Deccalı ise en büyüğüdür.
Peygamberimiz (a.s.m.), "Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz"(2) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.
Bu gerçek, her asrı Kıyamet kopacakmışcasına müteyakkız olmaya itmiş; dünyayı çalkalayan şiddetli hadiseler Deccalı çağrıştırmış, çare arayışleri de Mehdîyi aratmıştır.
Hatta Asr-ı Saadette bile Deccal beklenmiştir. Bazı Sahabîlerde Yahudî asıllı İbni Sayyad'ın Deccal olduğu hakkında bir kanaat vardı. Abdullah bin Ömer, Cabir bin Abdullah bu görüşteydiler. Bir gözü kör, daha büluğ çağına ermeden peygamberlik dâvâsına kalkan İbni Sayyad şeytandan emir alırdı. Bir gün kendisine Deccallığı isteyip istemediği sorulduğunda, "Böyle bir görev bana teklif edilseydi, reddetmezdim"(3) cevabını vermişti. Bir gün de çocuklarla oynarken, Peygamberimiz, Hz. Ömer'le birlikte yanına yaklaşmış, karşılıklı konuşmuşlardı. Peygamberimiz, "Allah'ın elçisi olduğuma şehadet eder misin?" diye sormuş, o da inanmamakla kalmayıp kendi peygamberliğine inanmasını istemişti. Onun bu haline öfkelenen Hz. Ömer, öldürmek için Resûlullahtan izin istemiş, Resûlullah da, "Eğer beklediğimiz Deccal bu ise sen onu öldüremezsin. (Çünkü onu Hz. İsa öldürecektir). Şayet o değilse, onu öldürmekle bir hayır kazanmış olmazsın."(4) buyurmuşlardı.
Hıristiyanlık dünyasında da, İslâm dünyasında da Deccal görülen bazı kimseler gelip geçmiştir.
Hz. Ali, müfrit rafizî Abdullah bin el-Kurra'yı Deccal olarak görmüştü. Yalancı peygamberlik dâvâsında bulunan Esved el-Ansî (öl. 632) ve Müseylimetü'l-Kezzab da (öl. 633) birer deccal idiler. Babiyye fırkasının kurucusu Mirza Ali Muhammed'le (öl. 1850), Kadıyanîliğin kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (öl. 1908) asırlarının birer deccalı kabul edilmiştir.
Eline aldığı makasla uzun sakallarla elbiseleri kesen Deli Petro Hıristiyanlarca Deccal olarak görülürken, Frierich Nietzche, "Din düşmanı Deccal" imzasıyla Hıristiyanlık dünyasına yayınladığı mektubunda, "Gelin ibadetlerden kurtulalım" diyordu. Marks, Lenin, Stalin de birer deccaldı.
Evet, Mehdî ve Süfyan'ın geleceği vaktin açıkça belirtilmemesinin en önemli hikmeti, her asırda çıkabileceklerini düşünerek hazırlıklı olmayı sağlamaktır. "Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel, hatta Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet onlar geçmiş demişler. İşte bu da Kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin (belli olmasın.) Çünkü, her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar (vesile) olacak ve yeisten kurtaracak 'Mehdî' mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî (herkesin irşadında gözetilen fayda) zâyî olurdu."(5)
----------------------------
(1) Nursî, Sözler, s. 09.
(2) Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.
(3) Müslim, Fiten: 90-91; Tirmizî, Fiten: 63; Müsned, 3:43, 79.
(4) Buharî, Edeb: 97; Fiten: 85-88; Ebû Davud, Melahim: 16; Tirmizî, Fiten: 63.
(5) Nursî, Sözler, s. 309-310.
http://sorularlaislamiyet.com
15/6/2007 | Kategori: Ahir Zaman | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Önceki Sayfa | 1 : 2 |







